Bu ay, eser miktarda meşgul olduğumuz kadın cinayeti ve tecavüz “hakkı” gündeminin ortasından bir pencere açıp toplumsal cinsiyet ve cinsiyet şemalarımıza dair elimizdekilere bir göz atalım istedim. Cinsiyeti belirleyen biyolojik faktörlerin topluma nasıl sirayet ettiği ve tüm bu sistemin yetiştiriliş biçimlerimizi nasıl etkilediğine dair yazıyı aşağıda, tüm bunların sizde yarattıklarına dair farkındalığı ise,  “Kadınlık Halleri” psikodrama grubunda bulacaksınız.


Keyifli okumalar…


Kadın ve erkek arasındaki farkları tarif eden 5 kelime yazacak olsanız hangilerini seçerdiniz? Bu kelimelerden kaç tanesi  biyolojik farkları vurgulardı? Biyolojik farklar dışında neler vurgulanırdı? Bu diğer farkların kaynağı nedir? Bu sorular zinciri sonunda geldiğimiz yer bize toplumsal cinsiyet kavramını işaret ediyor, çünkü toplumsal cinsiyet “kadınlık ve erkekliğin psikolojik, sosyolojik ve kültürel tarafları” olarak tanımlanıyor. Doğumdan itibaren içinde bulunduğumuz kültür elimize kadın ve erkeğin nasıl olması gerektiğine dair reçeteler veriyor. Kız çocuklar sevimli, yumuşak ve narin renklerle ve karakterlerle bezenirken, erkek çocuklar sert, keskin ve güç simgesi olabileceklerle besleniyor. Hayatımızdaki diğer tüm roller gibi kadın olma ve erkek olma rolleri de etrafımızdan öğrenip deneyimlediğimiz, çoğu zaman da başka türlüsünü denemeye çalışmadığımız benlik parçalarımız olarak bizi oluşturuyor.


Yetişirken öğrendiğimiz kurallar ve düzenlemeler sonunda dünyayı algılama biçimimiz şekilleniyor. Bu durumda da kendi cinsimize ve karşı cinse bakışımız şemalaşıyor. Yani kadın ve erkek olmak bizim için ne anlama geliyorsa, etrafımızdaki kadın ve erkekleri, onların duygu, düşünce ve davranışlarını bu anlam çerçevesinde değerlendiriyor ve bir takım yargılara varıyoruz. Toplumsal cinsiyet kavramı üzerinde önemli çalışmaları olan Bem buna “cinsiyet şeması” adını veriyor. Kadınsılık ve erkeksilik kavramlarının içine çocukken koyduklarımız, büyüdüğümüzde kadın ve erkeğin nasıl olması, nasıl davranması gerektiği konusunda bize “yol gösteriyor”. Sistem bu şekilde devam ediyor.


Cinsiyet rolleri ile ilgili çalışmalar kadınsı ve erkeksi olmanın birbirinin karşı kıyısı olmadığını, her insanın kadınsı ve erkeksi tarafları olabildiğini ortaya koyuyor. Ancak yine bu çalışmalar, kadınsılık ve erkeksiliğin kendini ifade etmeden alkol kullanımına kadar birçok alanda biyolojik cinsiyetten çok daha önemli bir ayrıştırıcı olduğunu söylüyor. Yani, kadın rolleri ve erkek rolleri aslında bizim fark etmediğimiz her alanda hayatı yaşayışımızı etkiliyor.


Tüm bunları sorgulamak çoğu zaman bizi zorluyor. Çünkü alışık olduğumuz sistemin ve düzenin dışında olmak tekinsiz ve korkutucu geliyor. Ancak canımız yanarsa ya da birinin canının yandığını görürsek sorular sormaya başlıyoruz. Bu soruları sorarken dahi temkini elden bırakmayabiliyoruz, zira sorunun kendisi bile bazen “ayıp” kaçabiliyor. Bu kısır döngünün elinden kurtulmakta zorlanıyoruz.


Lacan, “Kadın yoktur” derken, aslında “Erkeğin yarattığı ve egemen olduğu dil üzerinden kadının tanımlanması, ancak erkeğin durduğu yerden olacaktır” diyordu. Bu da, elbette, kadının kendini tanımlayabilmesinin yolunu kapatıyor. Benzer bir şekilde Bülent Somay, “Şarkı Okuma Kitabı”nda, kadının kendini özgürleştirebilmesinin ancak kendinin farkına varması ve güçlenmesi ile mümkün olabileceğini özetliyor.


 Biz toplumsal cinsiyeti, cinsiyet şemalarımızı hem kadın hem de erkek için, “Kadınlık Halleri” psikodrama grubu ile sorgulamaya başladık. Devam ediyoruz…Sizleri de bekliyoruz.


Aslı Soyer


Klinik Psikolog

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmail
rssyoutubeinstagram