Olimpiyatlar başlarken ilk tepkim
“Olamaz, dört yıl daha mı geçti?” oluyor. Bunu hızla kabullendikten sonra da
önce açılış töreninin, sonra da oyunların heyecanına bırakıveriyorum kendimi

Olimpiyatlar yalnızca spor
karşılaşmalarını izlemekten çok daha fazlasını veriyor seyircisine. Sporun
yalnızca bedene değil, insanın zihnine ve ruhuna  hitap eden felsefesini işliyor adeta.

Daha önce adını belki de hiç
duymadığınız ülkelerden insanların sizinle aynı anda ekran başında heyecanla aynı
maçı seyrettiğini, o ülkenin sporcularının da aynı amaçla aylarca çalıştığını,
oyunun kurallarının ayrım yapmaksızın herkes için geçerli olduğunu, el
sıkışarak başlanılan maçın yine el sıkışarak bitirilebileceğini görüyorsunuz.

Oyunları seyrederken her biri aynı
heyecanı veremeyebiliyor; ama eğer her iki tarafın da elinden geleni sonuna
kadar pes etmeden yapıyor olmasına şahitlik ediyorsanız ekranın başından
ayrılmak güçleşiyor. Oyunun sonucundan çok süreci çekiveriyor sizi kendisine.
Oyuncu kendisini tüm dikkati ve tutkusu ile oyuna adadığında, aynı enerjiyi
coşkuyla oturduğunuz yerde hissedebiliyorsunuz.

Oyuncuların başarılı vuruşlarında
ya da hareketlerinde, tuhaf bir şekilde bedenlerinin başarısı kadar zekasına da
hayranlık duyabiliyorsunuz. İnce düşünülmüş bir hamlenin nasıl yetenekle ortaya
koyulduğunu görüyorsunuz.

Her dalda, 3’er madalya olsa da, o
muhteşem açılış ve kapanış anlarında, oraya gidebilmeyi başarmış herkesi
alkışlayabiliyorsunuz; çünkü “önemli olan katılmaktı” cümlesinin bu ortamda bir
klişeden ibaret olmadığına ve çok büyük bir emeği gerektirdiğine bütün
karşılaşmalar süresince şahitlik ediyorsunuz.

Olimpiyatlar izleyicisine,
kesinlikle yalnızca bir spor şöleni değil; önemli bir hayat görüşünü de işliyor
aslında. Buna odaklansanız da odaklanmasanız da içinizde bir yerlere temas
ediyor.

 

Uzm. Psk.
Derya Gülterler

Klinik
Psikolog

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmail
rssyoutubeinstagram