“Anne korkuyorum.” Hangimiz hala bu cümleyi kurmuyor?Ne zaman başlar korkularımız ve annemize sığınmamız? Kimse bilemese de belki daha ana rahminden dışarı çıkmamız gerektiğinde sesleniyoruz: Annee! O sıcak, anneye bir kordonla bağlı, bizi sarıp sarmalayan sessizlik içinde duyduğumuz, geleceğimize sevinen annenin sesi ile duyduğumuz emniyet hissi, dışarı çıkma isteği ile sarsıldığında ilk kez  haykırıyoruzdur; Anne korkuyorum!. Bizi o güven ortamından çıkaran da annemizin çabası değil mi zaten. Ve korkumuza son veren yorgun gülümsemesi ile ilk sarılışı. Sonra korkularımız onun varlığına rağmen devem ediyor, olmadığı zamanlar da daha çok olsa da tüm çocukluğumuz boyunca korkuyoruz. Her seferinde annemize sesleniyor, bazen onun varlığı korkularımızı yenmeye yardım ediyor, bazen kendimiz baş etmeyi beceriyoruz. Büyüdükçe kimi korkularımızı unutsak da,yeni korkular ekleniyor korkularımıza. Kimi zaman ise hiç kaybolmuyor korkularımız ve karanlıkta kalan küçük bir çocuk olarak yaşamımızı sürdürüyoruz.


Bebekken en büyük korkumuz olan yalnız kalma ve ihtiyaçlarımızın karşılanamayacağı endişesi aslında hiç geçmez. Yalnız olmayı ve başetmeyi öğrendiğimize kendimizi inandırmaya çalışsak da,her yaşda süren temel korkumuz olmaya devam eder. Bir gün aç, susuz ya da muhtaç durumda olacağız ve sesimizi kimse duymayacak. Her yardım isteği için attığımız çığlık duyulmadığında, duyulsa da umursanmadıında, güven dolu biri gelip, yardım eli uzatmadığın da bu korkumuz artar. Güven duygumuzu sarsan bu durum, bebekliğimizden kalan korkunun giderek büyümesine neden olur. Özellikle “anne korkuyorum” dediğimizde duymayan, duymak istemeyen ya da ne yapacağını bilemeyen bir anneye sahipsek sonuç kaçınılmazdır:Güvensizliğin getirdiği korkular.  Bu korkular çocukluğumuzu kaplayan daha soyut, ama daha önemli korkularımızdır.


Bebeklik döneminden yaklaşık üç yaşa değin dünya yabancıdır. Dünyayı tanımaya çalışırken çevredeki herşey yeni ve bilinmedik olduğundan hemen herşeyden korkulabilir.Ani gürültü, parlak ışık dikkat çekici olduğu kadar, korkutucu olabilir.Bebeklikten ilk çocukluğa doğru büyüdükçe bazı yetilerimiz gelişir.Ama bilgileri işleme, özümseme ve uyarlama yeteneği gelişene değin kendimize düşsel korkular yaratırız.  Karanlık temel korkumuz olarak devam etse de, onun içinden hayaletler,öcüler çıkarmayı başarırız.Bu korkularımızı hiçe sayan büyükler güvensizliğimizi arttırırken, korkularımızdan faydalanarak üzerimizdeki hakimiyetlerini arttırmaya çalışan büyükler korkuların pekişmesine, hayalden gerçeğe dönmesine neden olurlar. Büyükler nedar karanlık odadaki hayaletin,  sallanan perde olduğuna iknaya çalışsalarda ani sesler, belirsiz görüntüler, anlayamadığımız herşey okul öncesi dönemimizi saran korkular olmaya devam ederler.


Yeni yeni keşfetmeye başladığımız bedenimize zarar geleceği endişesi başedilmesi zor bir korkuya dönüşebilir. Küçük bir yaralanma, akan biraz kan bu yaşlarda bizi dehşete düşürebilir. Eğer küçük bir erkek çocuksanız Freud’un Ödipus kompleksi olarak adlandırdığı bu dönem size penisinizi kaybetme korkusunu yaşatacaktır. Hele bizimki gibi penise büyük önem verilen, amcalara  övünmek için gösterilen ve “yakalarsam keseceğim” korkutmalarının büyük espiri sayıldığı bir  yerde doğmuşsanız korkmanız kaçınılmazdır. Bu yaş erkek çocukları korkuları nedeni ile sık sık penislerinden bahsetmeye, açıp bakarak ya da elleyerek yerinde olup olmadığından emin olmaya çalışırlar.Beklenen bu korkunun altılı yaşlarla birlikte bitmesidir. Sokakda kocaman  adamların penislerini elleriyle  kontrol ettikleri sık görülen bir manzara olunca, bu korkunun da erişkin döneme uzandığı düşünülebilir. Hatta ileri yaşlarda, genç kadınlarla girilen anlamsız ilişkilerle penislerinin varlığını ispat çabasına bakınca ömür boyu süren bir korkudan bahsetmek mümkündür.


OKULA DOĞRU


Okul döneminde korkular somutlaşıp, hayvanlara, kendine zarar verecek kişilere, filmlere döner. Piaget bununbilişsel gelişimin farkındalık düzeyinde ki artışı ile açıklar.Bauer ise okul öncesi çocukların hayal güçlerinin daha fazla ve inanmaya daha yatkın olduklarından bahseder.Sullivan tüm korkuların kaynağı olarak ebeveynleri göstermiş ve çocuklara  onlardan geçtiğinden bahsetmiştir. Korkular gelişimsel ya da durumsal olabilir. Ancak pek çok durumda aileler ve diğer erişkinler, bu korkuların ortaya çıkmasına, pekişmesine neden olurlar. Çocuğu kontrol edebilmek, istenmeyen davranışlarını engelleyebilmek için söylenen sözler korkulara neden olur. “seni dilenciye veririm”, “oraya gidersen öcüler yer”, köpeğe yaklaşma, ısırır”, “yaramazlık yaparsan seni bırakır giderim”, “bak şimdi susmazsan doktor iğne yapacak”…Ağzımızdan kolayca çıkan, sonuçlarını hiç düşünmediğimiz, anlık çözümler getiren ama sonrasında korkulara neden olan erişkin davranışlarıdır. Bunları yaptıktan sonra çocuğunuzun yalnız bir odaya gitmesi, doktora gidecek diye ağlamasını, ya da diğer korkularını yenmesini beklemek doğru olmaz. Benzer şekilde, korkularının üstüne bilinçsizce gitmekte, tam tersine korkuları arttırabilir. Karanlıktan korkan çocuğu karanlıkta bırakmak, köpekten korkan çocuğa zorla köpek sevdirmek gibi..


Tüm bu görüşler bazı gerçekleri değiştirmez. Doğumdan sonra başlayan ve okul döneminde de süren iki temel korku vardır. Ebeveynlerimizi, özellikle annemizi kaybetmek ve bir kardeşin gelerek tüm haklarımızı elimizden alması. Daha küçücük bir bebekken annemizin kucağından almak isteyenler ayrılık korkusunu başlatır. Ağlayarak sarıldığımız güven nesnemiz bizim kadar kaybetmekten korkuyorsa korkumuz daha da artar. İlk adımlarımızla kazandığımız bağımsızlığımızı,  kendi ellerimizle korkumuza teslim ederiz. Bir yanımız uzaklaşarak keşfetmek isterken, korkumuzdan sesleniriz:”Anne!”. Bazen sesini duymak korkumuzu geçirirken, bazen görmek, hatta elini tutmak isteriz. Korkumuz arttıkça ondan ayrılamaz, bir türlü bağımısızlığımızı ilan edemeyiz. Kaybetme korkusu o denli artmıştır ki aslında bağımsız olmayı onunla olmak sanırız. Korku büyümemizi engellerken, büyümek korkuyla başetmeyi gerektirir. Evimizde kalmak korkumuzdan korurken, okula gitmek gerekir. Ebeveynlerimizle yatmak rahatlatırken, korktuğumuz için ayıplanırız. Çünkü büyümüşüzdür. Büyümek korkmamak mıdır? Yoksa artık korkularımızı değiştirmemiz mi gerekmektedir tam anlamadan korkumuzu içimize gömmek sorunu çözer. Büyüdüğümüzde uzakta da olsak, hala ebeveynlerimizi kaybetme korkumuz sürer. Ama artık kayıplara ve korkulara rağmen onlarsız da yaşayabileceğimizi öğrenmiş oluruz.


Adler, tek çocukların en büğyük korkusunun bir başka kardeşi olma olasılığı olduğunu söylemiştir. Ebeveynlerin tüm zamanı ve ilgisi onun hakkıdır. Bunu biriyle paylaşma korkusu yaşamını etkiler. Adler bu korkunun sadece tek çocuklara ilişkin olduğunu söylemiş olsa da, kardeşler arasındaki rekabeti bu korkunun yönettiği bir gerçektir.Haklarımızı alınacağına ilişkin bı korku büyüdükçe kardeşten başka nesnelere döner. Ömür boyu hakkımız olan şeyleri kaybetme ya da birinin elimizden alacağı korkusu bazen gelişime yardımcı olur. Ama bazen bu korku o denli güçlü olur ki, insan  kendi haklarını korkuya teslim eder.


 


 


GENÇLİK KORKUSUZ MUDUR?


Gençlik dönemi “delikanlılık” diye anılsa da, delikanlılık korkusuzlukla eş anlamlı tutulsa da insanın kendisine ilişkin korkuların en yoğunlaştığı  dönemdir.Gençlerin,yetişkinlerin kolayca kaçınabildiği durumlarda cesur davranmalarını kolayca yargılarız.Onları düşüncesizlikle, yaşamı tanımamakla, sorumsuzlukla ve korkusuz olmaklasuçlarız. Oysa ergen beyninin karar vermeden sorumlu  bölümleri, görevleri yerine getirirken erişkinden farklı çalışmaktadır.


Gençlik döneminde ensık gelecek korkusu olmak üzere, beğenilmeme, küçük düşme gibi soyut korkular ön plana çıkar. Bu korkuların bir kısmı genç olmanın doğasındadır. Ama büyük çoğunluğu çocukluk dönemine uzanır. Çocukluk döneminde yaşadıkları, öğrendikleri korku duygusunun gelişmesine neden olur.


Sosyal olarak kabul görme, aileden ve diğer insanlardan sevgi ve saygı bekleme,kendine saygı duyma, başarı isteği, bedenen güzel ve güçlü olmak arzusu, bağımsızlık gençliklik döneminde ki beklentilerin önemli bir kısmıdır. Genç aynı zamanda,tüm bunları yapamamanın getirdiğibir korku duyar.Bağımsızlığın, aileden kopuşun arzulanan duygular olmasının yanı sıra, bunların getireceği sorumluluk da demektir.Korkusu ile başedebilmek çaba gerektirir. Kendini korumak için bu korkular yokmuş gibi davranmaya, çıkan sorunlardan başkalarını sorumlu tutmaya, içine kapanmaya, kendiyle uğraşmaya başlar. Gencin belli şekilde baş etmeye çalıştığı büyüme korkusu böylece, başetme yollarını ve gencin korkusunu anlayamayan ailelerin korkusuna ve onunla çatışmasına döner.


Ergenliğe kadar, toplum içinde yer aramak gerekmez. Ailenin kimliği içinde yaşanır. Ama ergenliğe gelince, ergenin kendi toplumsal rollerini, yerini, değerini bilmesi ve başkalarına göstermesi gerekir. Toplum İçinde yer alabilme adına gruplara girer, onlar tarafından kabul görme adına, adeta başkası olur. Böylece beğenilmeme, küçük düşme, kabul edilmeme korkusu ile başetmeye çalışır.Ergen, akranlarıyla birlikte kimliğini geliştirir. Hızlı fiziksel ve ruhsal değimi ergeni korkutmaktadır. Kendine ilişkin şüpheleri vardır. Bunları en iyi paylaşabileceği kişi arkadaştır. Arkadaşlar aynı zamanda birbirlerinin olumsuz, başkalarını rahatsız eden davranışlarını değiştirirler. Arkadaşlık sayesinde bir yandan kendi duyguları ve korkuları ile başa çıkmayı öğretirken, diğer yandan başkalarının duygularını anlamasına yardımcı olur. Birbirleri ile deneyimlerini, düşüncelerini, isteklerini ve korkularını paylaşırlar.Bu paylaşım sonrasında ergen aslında kendinin farkına varır. Bazı ergenler ise ailelerini çok mutlu edecek şekilde sürekli ders çalışır ve okul başarısı ile ilgilenirler. Okul dışı hobisi, aktivitesi, arkadaşları yoktur. Bunun nedeni ders dışı alanlarda yeteneksiz oluşu ve başarısız olma korkusu olabilir. Bazen ise sadece aileyi mutlu etmek için yapar ki, bu kaygıyı arttıran bir durumdur.


Ergenliğin temel özelliklerinden biri ambivalans ve bencilliktir. Bu özellikler onlara hastalanma,başarısılık, ailesini ve onların olanaklarını kaybetme gibi korkular olarak geri döner. Bu nedenle tüm bağımsızlık arzusuna karşın aileden ayrılma ve onları kaybetme korkusu devam eder. Cezadan çok onların ilgisini ve sevgisi kaybetme korkusu ile bağımsız olma isteği arasında sıkışıp kalır.Korkusuz davranmaya çalışırken, insanlığa özgü kedi, köpek, fırtına gibi nesnelere ve olaylara ilişkin korkuları ise ya çocukluktan beri devam etmektedir ya da yeni tanışmıştır.


Ergenliğin başlamasının en önemli belirtilerinden biri uyanan cinselliktir. Cinselliğin uyanması heycan verici olduğu kadar, korkutucudur. Çocukluktan beri öğrendikleri, hatta öğrenemedikleri bu korkuyu besler. Erişkinlerin cinsellikle ilgili yaptıkları korkutucu konuşmaların katkısı önemlidir. Bu korkulara başarısızlık korkusu eklenince gençliğin korkusu erişkinliğe uzanacak kadar büyür.


Korkarak geldiğimiz dünyada, korkularla çevrelenip, korkularla büyütülürüz. Buna rağmen her adımda o korkularıyla başetmeyi başaran çocuk ve gençler, erişkinlikle yüzleşmeye hazır olurlar. Erişkin olmak korkuları bitirmese de, en azından çocukluk ve gençlik korkularımızla dalga geçebilme cesaretini verir. Yine de unutamadığımız ve bırakamadığımız korkumuz kaybetmektir ve yaşımız kaç olursa olsun kelimeler dudaklarımızdan dökülüverir: “Anne korkuyorum”.


Prof.Dr.Bengi Semerci

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmail
rssyoutubeinstagram