Tüketimin hızla arttığı bir dönemdeyiz.  Satın almak ve daima en yenisine sahip olma
arzusu insanları ve toplumları baştan çıkarmakta. Teknolojiden, giyime,
sağlıktan eğitime piyasada bulunan ürünlerin her geçen gün daha güzeli, daha pratiği,
daha hafifi, daha yumuşağı, kısaca ‘daha’sı çıkıyor.

 

Bu bitip tükenmeyen ve her geçen gün kat be kat artan daha’ların
peşindeki insan satın alma ve sahip olma konusunda adeta çırpınıyor. Satın
almanın ardından gelen haz, heyecan, takdir, sevinç, mutluluk her şeyin
ötesinde oluveriyor. Eskiler mutluluğun parayla satın alınamadığını söylerler…
Yoksa doğru değil mi?

 

Modern insan yaşamında hazzın, ürünlere ve tüketime bu denli
dayalı olmasının altındaki tetikleyicilerin neler olabileceğini biraz düşünüp
ve anlamaya çalışmalı.  Temel ve gerekli
ihtiyaçların ötesindeki harcamaların bir sevinç şölenine dönüşmesinin bir takım
sebepleri olmalı. Sadece ‘ürün güzelliği’ yeterli bir açıklama olmayacaktır.

 

Yapılan çalışmalar, ihtiyaç dışı tüketimin, insanın yaşadığı
yoksunluk, yetersizlik ve boşluk hissini tamamlamakta büyük ölçüde etkili
olduğunu gösteriyor. Yakın zamanda satın almış olduğu ürünün artık eskidiğine
inanan ve kendisine yetmediğinden şikayetçi olan kimse daha yenisini ve daha özelliklisini
alarak yaşadığı yoksunluk hissini gidermeye çalışıyor.

 

Varoluşun yapı taşlarından olan yoksunluk hissi insana ne kadar
tatmin olması gerektiğini hatırlatan bir barometre işlevi görür. Aç olan bebek
yoksunluk hissini annesini emerek telafi eder, doyuma ulaşır. Eğer yeterli
doyuma ulaşamazsa daha fazlasını arzular. Ancak bebeğin her arzusuna her
seferinde ulaşması mümkün değildir. Bazen isteğinden mahrum ve yoksun kalır. Ve
bu yoksunluğa alışmayı ve bu doludizgin duyguyu terbiye etmeyi öğrenir.

 

Eğer sağlıklı bir şekilde baş etmeyi  öğrenirse, yetişkin hayatında  her şeye her daim sahip olamayacağını bilir ve
açlığı anımsatan durumlarda duygularını büyük ölçüde kontrol altında
tutar.  Fütursuzca tüketmenin zararlarını
görür ve yeterli olanın peşinden gider.

 

Bu duygusunu kontrol etmeyi bir türlü öğrenemeyen kişiler
yoksunluğu gidermenin yolunu dışarda ararlar. Bu arayış kendini en yeniyi, en
iyiyi satın alma tutkusu olarak gösterebilir. Henüz piyasaya sürülmüş, gıcır
gıcır bir ürünün sahibi olarak kendisine yepyeni bir değer, yaşamınaysa yepyeni
bir anlam katar.

 

Yoksunluk duygusunu giderişin kısa süreli olduğuna dikkat çekmeliyiz.
Örneğin yakın zamanda satın almış olduğu tablet bilgisayarı bir üst modeliyle
değiştiren bir kimse tableti her eline alışında beğenme, haz, zevk, güzellik
hisleri ile dolup taşacak ancak bir süre sonra bu hisler yerini olağana
bırakacaktır.

 

Bu değişkenlik ‘alışma-alışkanlık’ prensibi ile açıklanmaktadır. İnsan
bulunduğu çevreye alışır, uyum sağlar.  Alışma, yaşamda kalmanın gerekli ve önemli
unsurlarındandır. Örneğin travmatik olayların insan üzerindeki olumsuz etkileri
zaman içersinde kaybolur, kaybolmak zorundadır çünkü insan yaşamına kaldığı yerden
devam edebilmelidir. Olumlu durumlar için de bu prensip geçerlidir ve bu
sebepledir ki yeni olan şeyler bir süreliğine uyarıcı, tetikleyici, heyecan
verici olduktan sonra ilk etkilerini zamanla kaybederler. 

 

Tüketim ve tüketici üzerine yapılan araştırmalarda öne çıkan bir
diğer bakış açısı bu ürünün diğer kullanıcılarıyla aynı şeyi paylaşarak bir
gruba ait olmanın insana verdiği haz ve tatmindir.

 

Aidiyet, fiziksel ve güvenlik gereksinimlerinin ardından gelen
hayatta kalmak için telafi edilmesi gereken bir ihtiyaçtır. Ta erken
çocukluktan başlayan bu ihtiyaç insanı bir gruba ait olmaya güdüler, iter. Aynı
ürüne sahip olmak, diğer kullanıcılarıyla dolaylı şekilde paylaşıma yol açıyor.
Sosyal medyada, arkadaş sohbetlerinde hatta tüketici köşelerinde ortak ürün
çerçevesinde tartışmak neredeyse ‘ortak dilde anlaşmak’ gibi.

 

Tüketim çağı araştırmalarının bir diğer konusu da bir ürünü satın
almayı planlamanın, üzerinde, elinde ya da evinde nasıl duracağını tahayyül
etmenin, o ürüne sahip olmaktan daha haz verici olduğuna ilişkin kanıtlardır. Ürünü
incelemek için tekrar tekrar aynı dükkanın yolunu tutmak, vakit geçirmek,
satıcı ile konuşmak, ürünle ilgili detaylı bilgi almak, ürünü bir an evvel
satın alıp kullanmaya başlamaktan daha sosyal ve paha biçilmez bir deneyim
olarak nitelendirilmektedir.

 

Ürüne “sahip-miş” gibi ölçüp biçmenin ve sahipken hayatında
yaratacağı değişiklikleri hayal etmenin kişiye verdiği hazzın sahip olduktan
sonra çabucak yok olması mutluluğu satın almanın pek de mümkün olmadığını
göstergesi değil midir?

 

 

                                                                                              Uzm.
Psik. Danışman Derya Utku

Facebooktwittergoogle_pluslinkedinmail
rssyoutubeinstagram